Türk Uyku Tıbbı Derneği

Turkish Sleep Medicine Society

 Dr. Yusuf Savrun  

Bazen özgürlük, daha fazla uyanık kalmakta değil, dünyanın bizden taleplerine bir süreliğine ara verebilmekte saklıdır.

Dilimiz, uyanıklıktan yana açıkça taraf tutar.

Gerçeği sonunda kavrayan insan "uyanır"; çevresinde olup biteni anlayan kişinin "gözü açılır."

Aldatılmayan insan uyanıktır, dünyadan habersiz olan ise gaflettedir.

Bu dilde uyku, bilincin geçici olarak değiştiği fizyolojik bir durumdan fazlasıdır: bilgisizliğin, edilgenliğin ve irade kaybının metaforudur.

Ama Türkçe, bu konuda ilginç bir ipucu da saklar.

"Uyanık" yalnızca gerçeği gören kişi değildir; kurnaz, işini bilen, fırsat kollayan kişi de uyanıktır. "Uyanıklık yapmak", hakikate ulaşmaktan çok, düzenin içinde kendine yer açmak anlamına da gelir.

Belki de dilimiz, uyanıklığın her zaman özgürlük anlamına gelmediğini çoktan fark etmiştir.

Metaforun kökleri oldukça eskidir. Herakleitos'a atfedilen bir fragmanda, uyanıkların ortak bir dünyayı paylaştığı, uyuyanların ise kendi dünyalarına çekildiği anlatılır. Platon'un mağarasındaki insanlar gölgeleri gerçek sanır; özgürleşme, karanlıktan ışığa doğru gerçekleşir. Budizmin kurucusu Siddhartha Gautama'ya verilen "Buda" adı da "uyanmış olan" anlamına gelir. Aydınlanma düşüncesi, aklı dogmanın karanlığından çıkarmayı; modern siyasal hareketler ise kitleleri uyandırmayı amaçlar.

Hakikati bildiğini öne süren hemen her düşünce, ötekileri bir çeşit uykuda olmakla suçlar. Böylece uyanmak, biyolojik bir olay olmaktan çıkar; doğruyu görmenin, bilinçlenmenin ve hatta ahlaki sorumluluğun simgesine dönüşür.

Oysa Herakleitos'un ayrımı başka bir okumaya da açıktır. Ortak dünya, aynı zamanda paylaşılmak zorunda olunan dünyadır. Uyuyan insanın döndüğü özel dünya ise kimsenin ona dayatamadığı tek yerdir.

Gündüzün Düzeni, Gecenin İmkânı

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü adlı kitabının "Geceye Övgü" bölümünde bu yerleşik karşıtlığı tersine çevirir. Ona göre gündüz yalnızca aydınlığın değil, düzenin de zamanıdır. Okullar, işyerleri, kışlalar ve devlet daireleri gündüz işler; insanlar belirli saatlerde kalkar, aynı yollardan geçer ve zamanı başkalarının belirlediği parçalara böler. Kendimize en hâkim olduğumuzu sandığımız saatler, toplumsal düzenin bizi en sıkı yönettiği saatlerdir.

İktidar yalnızca ne yapacağımızı değil ne zaman uyanacağımızı da belirler. Tarihçi E. P. Thompson, sanayi kapitalizminin işçiye önce zaman disiplinini öğrettiğini, işin yapılacak görevle değil saatle ölçülmeye başladığını gösterir. Çalar saat bu dönüşümün en mahrem aracıdır: Her sabah bedenin ritmini susturur ve toplumun ritmine uydurur.

Kronobiyoloji bu çatışmayı anlamamıza yardımcı olan bir kavram sunar: sosyal jetlag. Roenneberg ve çalışma arkadaşlarının 2006'da literatüre kazandırdığı bu kavram, kişinin biyolojik uyku zamanlaması ile toplumsal zorunluluklar nedeniyle uymak durumunda kaldığı uyku zamanlaması arasındaki uyumsuzluğu anlatır. Ölçüsü basittir: hafta içi ve hafta sonu uykusunun orta noktaları arasındaki fark. 65 binden fazla yetişkinin incelendiği bir çalışmada katılımcıların üçte ikisinde bu fark en az bir saatti, yüzde onundan fazlasında üç saati aşıyordu. Yani insanların çoğu, her pazartesi uçağa binmeden saat dilimini değiştiriyor.

Bu yükü en ağır taşıyanlar akşamcı kronotiptekilerdir. Biyolojik saatleri daha geç uyumaya ve uyanmaya yatkın olan bu kişiler, erken başlayan çalışma veya eğitim düzenine uyum sağlamakta zorlanır. Sabah düzenine uyamamaları biyolojik bir farklılıktır; düzen ise buna çoğu zaman tembellik ya da disiplinsizlik olarak yorumlar. Modern toplum, insanların aynı hakikate inanmasından önce aynı saatte ayağa kalkmasını ister.

Gece ise bu düzenin gevşediği bir alan olarak belirir. Unvanlar ve gündelik roller önemini yitirir; sokaklar boşalır, insan başkalarının bakışından uzaklaşır. Vassaf'ın geceye duyduğu yakınlık da buradan gelir: Gece, gündüzün toplumsal kişiliğine ara verme ihtimalidir. Bu açıdan uyku, yalnızca edilgen bir teslimiyet değil, üretimden ve gözetimden geçici bir çekilmedir. Uyuyan insan çalışmaz, cevap vermez, kendini açıklamaz. Üretkenlik ölçütleriyle tanımlanan bir sistem açısından bu durum, kullanışsızdır.

Uykunun Bile Rekabete Dönüştüğü Dünya

Tam da bu nedenle modern hayat geceyi de ele geçirmeye çalışır. Jonathan Crary, 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep adlı kitabında uykuyu, kesintisiz işleyiş ve tüketim mantığının bütünüyle ortadan kaldıramadığı alanlardan biri olarak ele alır.

Netflix'in kurucusu Reed Hastings'in 2017'de şirketin en büyük rakibinin uyku olduğunu söylemesi, bu yüzden bir espriden çok bir itiraftır. Hastings, insanların bir diziye kapılıp geç saatlere kadar izlemeye devam etmesini anlatırken uykuyu, eğlence sektörünün zaman mücadelesindeki rakibi olarak tanımlamıştır.

Yapay ışık, ekranlar ve vardiyalı çalışma, insanın günün her saatinde etkin ve erişilebilir olmasını kolaylaştırmıştır. Böylece uykudan çalmak da çalışkanlığın, kararlılığın ve başarının göstergesiymiş gibi sunulabilir. Az uyuyan yönetici, sınava hazırlanmak için sabahlayan öğrenci ya da nöbetten nöbete koşan hekim neredeyse kahramanlaştırılır. Burada iradeden çok, üretkenlik düzeninin beden üzerindeki zaferi vardır.

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar:

Uyanık kalmak gerçekten daha özgür, daha bilinçli ve daha güçlü olmak anlamına mı gelir?

Yoksa Sürekli uyanık, üretken ve erişilebilir olma zorunluluğu, insanın kendi zamanı üzerindeki hâkimiyetini azaltan yeni bir disiplin biçimi midir?

Uyku bilimi de uyanıklık ile bilinç, uyku ile bilinçsizlik arasındaki basit karşıtlığı bozar. Uyuyan beyin kapanmış değildir: Belleği yeniden işler, duygusal yaşantıları dönüştürür, dış uyaranları süzmeyi sürdürür. Derin NREM uykusunda bilinç gerçekten en düşük düzeye iner; REM uykusunda ise insan, dış dünyaya kapalıyken son derece canlı bir deneyimin içindedir. Dolayısıyla uykunun hiç değilse bir bölümü bilincin yokluğu değil, başka bir örgütlenme biçimidir.

Rüya bu nedenle iktidar ve özgürlük üzerine düşünürken ilginç bir alan açar. Gündüz sözlerimiz kaydedilebilir, hareketlerimiz izlenebilir ve davranışlarımız toplumsal normlarla sınırlandırılabilir. Rüyada ise insan yasak olanı görebilir, ölülerle konuşabilir, başka bir bedene dönüşebilir. Rüyanın özgürleştirici yanı devrimci olmasından değil, gündelik dünyanın kurallarına kayıtsız kalmasından gelir. Gündüzün mantığını reddetmez; ona uymayı aklına bile getirmez. O mantığın dışında işleyen bir deneyim alanı açar.

Ancak bu özgürlüğün bir bedeli vardır. REM uykusunda beyin en canlı sahnelerini kurarken beden, solunum ve göz kasları dışında neredeyse tamamen afonksiyonedir. Rüyada her kuralı çiğneyebiliriz, çünkü o sırada parmağımızı bile kıpırdatamayız. Bu kilit açıldığında, REM uykusu davranış bozukluğunda olduğu gibi, rüyanın şiddeti gerçek bedenlere çarpar. Rüyanın özgürlüğü, dünyaya hiçbir şey yapamamanın özgürlüğüdür.

Üstelik bu alan bile tümüyle korunaklı değildir. Rüyalar gündüzün kaygılarından beslenir, kabuslar travmanın izini taşır. Uyku sırasında verilen seslerle rüya içeriğini yönlendirmeye çalışan deneyler ise rüyanın da bir gün pazarlanabilir bir alana dönüşebileceğini düşündürür.

Uyku Bir Ayrıcalık mı?

Uykuyu mutlak bir özgürlük alanı olarak romantikleştirmek de yanlış olur. Gece vardiyası, güvensiz konut, bakım yükü ve hastalık, kimin ne kadar uyuyabileceğini belirler. Kesintisiz uyuyabilmek giderek sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşüyor. Uyku bu yüzden bireysel bir sağlık davranışından çok, bir çalışma düzeni, toplumsal eşitsizlik ve yaşam koşulları meselesidir.

Uyku sağlığını korumak, yalnızca kişinin ekran süresini azaltması ya da daha erken yatmasıyla ilgili değildir. Çalışma düzenlerinin, gece vardiyalarının, bakım yükünün ve dinlenmeye ayrılabilen zamanın da sorgulanmasını gerektirir. Herkesin biyolojik ritmini aynı toplumsal saate uydurmasını beklemek, insan bedenleri arasındaki doğal farklılıkları göz ardı etmek demektir.

Sonuç olarak;

"Uyanmak" metaforunu terk etmemiz gerekmiyor. Ancak uyanıklığı kendiliğinden hakikatle, bilinçle ve özgürlükle özdeşleştirmekten kuşkulanabiliriz. İnsan bazen gözleri açıkken kendisine verilen rolü kusursuzca oynar; uykudayken o rolün dışına çıkar.

Bizi özgürleştirecek olan her zaman daha erken uyanmak, daha uzun süre çalışmak ya da her an erişilebilir olmak değildir. Belki de özgürlük, kendi zamanımız üzerinde yeniden söz sahibi olabilmekte yatar: Ne zaman çalışacağımıza ne zaman dinleneceğimize ve hangi taleplere cevap vermeyeceğimize karar verebilmekte.

Bazen yapılabilecek en küçük ve en bedensel itiraz, ışığı söndürmek ve uyumaktır.

Kaynakça

  1. Crary J. 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep. Londra: Verso; 2013.
  2. Herakleitos. Fragment B89. Diels H, Kranz W. Die Fragmente der Vorsokratiker.
  3. Roenneberg T, Allebrandt KV, Merrow M, Vetter C. Social jetlag and obesity. Curr Biol. 2012;22(10):939-943. doi:10.1016/j.cub.2012.03.038
  4. Thompson EP. Time, work-discipline, and industrial capitalism. Past & Present. 1967;38:56-97.
  5. Vassaf G. Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm. İstanbul: İletişim Yayınları.
  6. Wittmann M, Dinich J, Merrow M, Roenneberg T. Social jetlag: misalignment of biological and social time. Chronobiol Int. 2006;23(1-2):497-509. doi:10.1080/07420520500545979