Türk Uyku Tıbbı Derneği

Turkish Sleep Medicine Society

Uyku Edebiyat Sanat ve Mitoloji

Hazırlayanlar: Dr. Mehmet Ali Habeşoğlu, Dr. Volkan Tekin, Dr. Yusuf Savrun, Dr. Hanife Kocakaya, Dr. Fulya Şahin
Son Eklenen

Gerçeklik ile Düş Arasındaki Puslu Sınır: Zihnin Coğrafyasında Bir Keşif

21 Ekim 2026

Dr. Fulya Şahin

İhsan Oktay Anar’ın 17. yüzyıl Kostantiniye’sinde geçen Puslu Kıtalar Atlası, ilk bakışta tarihî bir macera romanı gibi görünse de özünde uykunun, rüyaların ve zihinsel sınırların izini süren derin bir düş haritacılığıdır.

Bu eserde uyku ve düşler, yalnızca olay örgüsünü ilerleten edebî unsurlar değil, insanın varoluşunu, gerçeklik algısını ve bilgiye ulaşma çabasını sorgulayan temel ontolojik motiflerdir. Roman, uyanıklık ile uyku arasındaki sınırı bulanıklaştırarak içinde yaşadığımız dünyanın bağımsız bir gerçeklik mi, yoksa deneyimleyen zihnin bir yansıması mı olduğu sorusunu merkeze alır.

Romanda düşleri epistemolojik bir araç, başka bir deyişle bilgi edinme yolu olarak kullanan en çarpıcı karakter, Uzun İhsan Efendi’dir. Yeni kıtalar keşfetmek için engin denizlere açılmak yerine, evinde bir bardak suya yedi damla yeşil uyku şurubu damlatarak zihnin okyanuslarına dalmayı tercih eder. Ruhun uyku sırasında bedenden bağımsızlaştığına inanan bu düş kâşifi, rüyalarından süzülen dünyayı Atlas Vacui (Boşluğun Atlası) adlı eserinde bir araya getirir. Ancak bu arayış, salt coğrafi bir haritalandırmadan ibaret değildir; aynı zamanda derin bir felsefi sorgulamadır.

Fransız filozof Rendekâr’ın (Descartes) şüpheciliğinden hareket eden Uzun İhsan Efendi, düşünde uçsuz bucaksız bir çölde bir aynaya bakar. Kendini görmeyi beklerken aynada oğlu Bünyamin’in yüzüyle karşılaşması, yalnızca algıladığı dünyadan değil, düş gören öznenin kimliğinden de kuşku duymasına yol açar. “Düş görüyorum, öyleyse ben varım; varım ama kimim?” noktasına ulaşan Uzun İhsan Efendi için uyanıklık ile düş, gerçeklik ile yanılsama arasındaki sınırlar giderek silikleşir.

Babasının teorik ve felsefi arayışını somut ve sarsıcı deneyimlerle derinleştiren kişi ise oğlu Bünyamin’dir. Bünyamin, içtiği uyku şurubunun ardından kendi bedenini yatakta bırakıp İstanbul semalarında süzüldüğü ve kendi cenazesinin kaldırılışını dışarıdan izlediği bir düş görür. Simgesel bir ölüm ve mezardan çıkış deneyimi olarak yorumlanabilecek bu sahne, düş gören benlik ile fiziksel beden arasındaki bağı sorgulatır.

Bir başka düşünde yeraltı dehlizlerine inerek oradaki bir ağacın meyvesini tatması, bilgi arayışının yalnızca aydınlık bir meraktan ibaret olmadığını; aynı zamanda acı ve tehlike barındıran karanlık bir deneyime dönüşebileceğini gösterir. Bünyamin’in rüyaları, dünyadan kaçış olmaktan çıkarak onun dünyanın görünmeyen ve tekinsiz katmanlarını tanımasını sağlayan birer uyanışa dönüşür.

Eserde düş görme eylemi, yalnızca bir keşif aracı olarak değil, derin bir mahrumiyet ve özlem duygusu üzerinden de ele alınır. Çocukluğunda afyon ruhuyla uyutulduğu için yıllarca uykusuzluk çeken küçük Alibaz, başkalarının gördüğü o alacalı rüyalara imrenir ve bir gün uyuyabilmenin hayalini kurar. Sonunda içtiği bir karışımla yıllardır beklediği uykuya kavuşur ve bir leylek yuvasında bitimsiz bir düşe dalar.

Öte yandan, rüyasında Uzun İhsan Efendi’yi gözetleyen hülyalı bir tüccar, “ömrübillah uyuyamama” cezasına çarptırılır; içtiği hiçbir şurup ona uyku getiremez. Uzun İhsan Efendi’nin döktüğü şurubu emen ceviz ağacının meyvelerini yiyen çocukların uyanamaması üzerine ağacın padişah fermanıyla kestirilmesi de uykunun hem arzulanan bir lütuf hem de denetlenemeyen, korkutucu bir güç olduğunu gözler önüne serer.

Düş ile gerçeklik arasındaki bu karmaşık ilişkinin felsefi açıdan en çarpıcı örneklerinden biri, Mutsuz Çocuk hikâyesidir. Düş kurması yasaklandığı için mutsuz olan ve sonunda “insanların düş gördüğünü düşlemesine” izin verilen bu çocuğun hikâyesi, derin bir paradoks yaratır: Yaşadığımız, gördüğümüz ve gerçek sandığımız her şey, aslında bir başkasının düşünden mi ibarettir?

İnsan gözlerini kapattığında gördüğü karanlığın, âlemin yaratıldığı ilk boşluğun bir parçası olması ve insanın kendi düşlerini bu karanlıktan türetmesi, yaratılış ile rüya görme arasında çarpıcı bir ilişki kurar. Böylece düş, yalnızca zihnin ürettiği bir deneyim olmaktan çıkar; varoluşun kendisini anlamlandırmanın da bir yolu hâline gelir.

Puslu Kıtalar Atlası, dünyayı anlamlandırmak için dışarıya değil, insanın kendi içine, zihninin sonsuz karanlığına bakması gerektiğini düşündüren bir eserdir. Uzun İhsan Efendi, hazırladığı düş atlasını oğlu Bünyamin’e bırakırken, “Kendisinden düşler yarattığım Boşluğun atlasını sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye yazdım,” diyerek bilginin yalnızca okunarak değil, deneyimlenerek de anlam kazandığını vurgular.

Romanın sonunda, yüzyıllık uykusundan uyanan han bekçisinin çevresinde karanlıktan başka bir şey görememesi, düşlerin ve gerçekliğin aynı ilk boşlukta buluştuğunu düşündürür. Eser, okurunu şu sarsıcı soruyla baş başa bırakır:

Acaba uyanık olduğumuz için mi gerçekliği yaşıyoruz, yoksa bütün bu evren, uyuyan bir zihnin muazzam düşünden mi ibaret?